Astronotların Yaşadığı Kayıplar

Astronotlar uzayda hangi duyularını büyük ölçüde kaybederler?

Dokunma, Tatma, Görme, Duyma

Artık, Mars’a yolculuk bir rüya değil, son hazırlıklar yapılıyor. Bilim, başka dünyaları keşfedecek yüksek teknolojiye ulaştı. Ancak, çok önemli bir konu hâlâ çözümlenememiş bir sorun olarak gündemdeki yerini koruyor. Uzmanlar, astronotların uzayda yaşadıkları ya da yaşayabilecekleri sağlık sorunlarını araştırıyorlar.Alman astronot Ulrich, ilk uzay yolculuğuna çıkmak üzereyken yaşadığı duygularını, “Dizlerden bükülü bacaklarımı yukarıya doğru kaldırmış, sırtüstü yatıyordum. İşte, nihayet o an gelip çatmıştı. Yıllardır bu gün için çalışmıştım” diye anlatıyor. “Tam o anda, hiçbir astronotun yaşamak istemediği ve kimsenin nedenini bilmediği şey geldi başıma. Mesanemin üstünde büyük bir basınç vardı, hayatım boyunca bu kadar acil tuvalet ihtiyacı hissetmemiştim.”Oysaki hâlâ yeryüzündeydi. Uzay mekiği, fırlatma rampasındaydı, Walter da bacaklarını yukarıya kaldırmış saatlerdir bu pozisyonda astronot koltuğunda oturuyordu. Böylelikle kan, bacaklardan yukarıya doğru akıyor ve bedenin üst bölümlerinde yoğunlaşıyordu. Vücuttaki sıvı oranını kontrol etmesi amacıyla üstüne yerleştirilen alıcı, fazla sıvı saptamış ve böbreklerini harekete geçirerek mesanesinin dolmasına neden olmuştu. Kalçalarının çevresine bağlanan plastik bir torba ya da NASA üretimi özel bezlere idrar yapmak zorunda olduklarından, bu durum astronotlar için tam bir işkenceye dönüşüyordu. Kuşkusuz, oturma pozisyonu da olayı iyice zorlaştırıyordu.Walter için daha şimdiden her şey rahatsızlık vericiydi. Dünyadan ayrılıp uzaya uçunca neler yaşayacağını düşünebiliyor musunuz? Yerçekimi kuvveti ortadan kalkınca, organizmada ne gibi değişiklikler meydana geliyor dersiniz? Acaba insan gerçekten de tüy gibi hafifliyor mu, yoksa her şey işkenceye dönüştüğünden daha da mı ağırlaşıyordu?

Astronot222Yerçekimsiz ortamda bir yerde oturmak ya da uyumak için destek veya kemer kullanmak gerekiyor.
Uzay ve havacılık konusunda uzmanlaşan Belçikalı doktor Marcel Florkin, 1964’te, insanların Ay’a gitmemesi gerektiğini, giderlerse öleceklerini söylemişti. Hemen 3 yıl sonra, 1967’de doktorlar, olaya biraz daha gerçekçi yaklaşarak böyle bir ortamda insanların en fazla beş gün yaşabileceklerini ileri sürdüler. Aynı yıl içinde, Gemini 5 uzay mekiğiyle yapılan 8 günlük yolculuk (o güne kadar yapılan en uzun uzay gezisi), doktorların düşüncelerini çürüttü. Gordon Cooper ile Charles Conrad adlı astronotlar, kapsülleriyle yeniden yeryüzüne dönmüşler ve yerçekimsiz ortamın insanı öldürmediğini kanıtlamışlardı.
Evet, öldürmüyordu, ama zarar veriyordu. Astronotlar, başlangıçta hafif, ama sonra giderek artan bulantı ve fenalıklar yaşıyorlardı. 1997’de açıklanan bir araştırmaya göre; 1988-1995 yılları arasında uzaya giden 279 NASA astronotundan 276’sı, yolculuk sırasında çeşitli rahatsızlıklar yaşamıştı. NASA, yaklaşık 175 tıbbi ve biyolojik rahatsızlık saptadı. Hatta, bazı şikâyetler o kadar ağırdı ki, astronotlar görevlerini yarıda keserek geriye dönmek zorunda kalmışlardı.
Yeniden, uzaya gönderilmek üzere mekikte bekleyen Ulrich Walter’e dönelim. Kalkışa altı saniye kala, sıvı yakıtla işleyen üç motor çalıştırıldı. Uzay gemisi bir öne, bir arkaya gidip gelerek hafifçe sarsılmıştı. Tekrar dikey konuma geldiğinde, yan taraflardaki katı yakıt roketleri ateşlendi. Bir astronotun, kalkışı her zaman algılaması söz konusu değil. Ancak, yola çıkan mekikteki şiddetli titreşimleri ve yaklaşık 8 dakika sonra hızlanmanın yarattığı basıncı yoğun bir şekilde hissediyor. Vücudunun üç katı ağırlıkta bir basınçla koltuğuna sıkışıp kalıyor. Kuşkusuz, bu koşullar altında dolu bir mesane insana keyifli anlar yaşatmıyor.
O anda, “In ten seconds we have MECO (Main Engine Cut Off)” diyerek yörüngeye giren uzay mekiğinin ana motorların durdurulacağını belirten anons, sanki kurtuluşu müjdeliyor. Walter, daha önce hiç yaşamadığı ve nasıl olacağını tahmin bile edemediği yerçekimsiz ortama girince, büyük bir hafifleme hissettiğini ve mesanesindeki basıncı unuttuğunu söylüyor.
Astronotlar, yörüngede her şeyin tam bir eğlenceye dönüştüğünü söylüyorlar. Rus uzay istasyonu MIR ve uzay gemileriyle yapılan canlı bağlantılardan, havada uçan diş fırçasını izleyen ya da ortalıkta dolaşan portakal suyu damlalarını havada yut-maya çalışan astronotların neşeli görüntüleri yansıyor yeryüzüne. Alman astronot Thomas Reiter, 1995’te MIR’e yaptığı yolculukta, uzay gitarıyla keyifli bir konser bile vermişti. Ancak, giderek şişen yüzü ve göz halkaları, madalyonun bir de arka yüzünün olduğunu gösteriyordu. Yüzdeki değişim, yörüngeye ulaştıktan hemen sonra, vücuttaki sıvıların yer değiştirmesiyle başlıyordu. Dünyadakinin aksine, ağırlıksız ortamda kan, astronotun başında birikiyordu. Kafatasında artan basınç “puffy face”, yani şişkin yüz sendromuna yol açıyordu. Bacaklar ise, azalan sıvı basıncı nedeniyle inceliyor ve “spider legs”, yani örümcek bacakları görüntüsüne kavuşuyordu. Dokulara, damarlardan sürekli sıvı sızıyor, bu nedenle ilk üç saat içinde kan hacmi giderek azalıyordu. Birinci günün sonunda, astronotların damarlarında yüzde 10 oranında, yani yaklaşık yarım litre daha az kan dolaşıyor. Dünyaya geri döndüklerinde yaşanan bu kan hacmi eksikliği, halsizlik ve baş dönmesine yol açıyor.
Sıvı kaybını kahve ya da meyve suyuyla gidermek isteyen astronotlar, şok yaşadıklarını belirtiyorlar. “Sıvıların yer değiştirmesi” nedeniyle kısa sürede ağız, boğaz ve burundaki mukoza dokuları da şiştiği için, aynen gripte olduğu gibi, koku ve tat alma duyuları zamanla azalıyordu. Astronotlar, uzayda, özellikle kahveden hiç tat almadıklarını söylüyorlar. Bu, astronotlarda görülen iştahsızlığın nedenlerinden sadece bir tanesi. Bir başka nedeni, yerçekiminin yok olmasıyla birlikte, hareket etmek için daha az enerji gerekmesi. Dolayısıyla, daha az acıkılıyor ya da susanıyor ve kilo veriliyor.

Astronot333

Uzay ortamı için geliştirilen eyer biçimli sandalye ve masa kompleksi
Birçok astronot yediklerini sindirme fırsatı bile bulamıyor. Çünkü, mekik yörüngeye oturduktan kısa süre sonra, kozmik hastalıklar listesinin başında yer alan uzay hastalığına yakalanıyorlar. Vücuttaki denge sisteminin bozulmasıyla birlikte baş dönmesi, terleme nöbeti, mide bulantısı ve kusmalar başlıyor. Denge sisteminin en önemli organını içkulak oluşturuyor. Burada, “utrikulus” adı verilen sıvı dolu kesenin içindeki ufacık tüylerin üstünde “otolitler” adında kristal tanecikler duruyor. Yeryüzünde hareket ederken kristaller, yerçekimi kuvvetinin etkisiyle tüylere denge kuvveti uyguluyor; bükülen tüyler, beyne hareketin yönü ve kuvveti hakkında bilgi veriyor. Kristaller ayrıca, sinir sistemine insanın konumunu da bildiriyor. Ama uzayda, ağırlıklarını kaybettiklerinden beyin, aşağıyı ve yukarıyı ayırt edemiyor ve biraz önce sözünü ettiğimiz şikâyetler ortaya çıkıyor. Bir de omurgalar var kuşkusuz. Yerçekimi kuvveti ortadan kalkınca, omurgadaki esnek diskler ve onlarla birlikte bütün bel omuru esnemeye başlıyor. Yolculuğa başlamadan önce ve yolculuğun ilk gününün sonunda ölçüldüğünde, omurga gevşemesi nedeniyle astronotların boylarının yedi santimetre kadar uzayabildiği görüldü. Boy uzaması olumlu gibi gelse de, sırt ağrılarına neden oluyordu. Astronotlar eski boylarına, ancak dünyaya döndükten sonra kavuşabiliyorlar.
İzleyen günlerde, kalp dolaşım sistemi zayıflamaya başlıyor. Dünyada insanlar, sık ve süratle yer değiştirdiklerinden (örneğin; aniden koltuktan kalkıyoruz), dolaşım sistemi uyum sağlamak konusunda çaba sarf ediyor. Uzayda bu uyarıcıların ortadan kalkması yüzünden vücut tembelleşiyor; dolayısıyla, yeryüzüne dönüldüğünde halsizlik ve bayılmalar görülebiliyor. O nedenle, Rus kozmonotlar, kapsül yeryüzüne indikten sonra yürütülmüyor, taşınarak özel bakım çadırına götürülüyorlar.
Yörüngede vücut, daha az kırmızı kan hücresi üretiyor. Kanla daha az oksijen taşındığı için, uzay yolcularının yorucu işlerin üstesinden gelmeleri zorlaşıyor. Orta süreli yolculuklarda gözlemlenen bağışıklık sistemi zayıflıklarının da bunun-la ilgili olduğu düşünülüyor. 1985’te Ruslar, kozmonot Vladimir Vasyutin sıradan bir soğuk algınlığıyla baş edemeyince, görevlerini yarıda keserek dünyaya dönmek zorunda kaldılar.
Uzay ortamında sadece kandaki kırmızı küreler değil, beyaz savunma hücreleri lenfositler de olumsuz etkileniyor. Çoğalma ve hastalık etkenine tepki verme yetenekleri düşüyor. Astronotların hastalıklara karşı dirençsiz kalmalarında, şişkin mukoza dokusunun da payı olabileceği düşünülüyor. Enfeksiyon yaşama riskini ortadan kaldırmak amacıyla, astronotlar bir hafta önceden karantinaya alınıyor. Ufacık bir enfeksiyon belirtisinde yolculuğa çıkmalarına izin verilmiyor.
Uzay yolculuğunun süresi uzadıkça, daha az kullanıldığı için, kaslar ve kemikler zayıflamaya başlıyor. 3 aylık bir yolculuğun sonunda, topuk kemiğindeki kalsiyumun yüzde 7 oranında azaldığı gözlendi. Bu süreçte, kemikteki kalsiyum ile kastaki potasyum kana karışarak, süzülmek üzere böbreklere ulaşıyor. Kalsiyum, burada sistin ve magnezyum amonyumfosfat kristalleriyle birleşerek böbrek taşı oluşturabiliyor. Potasyum, kalbin çalışmasını etkilediği için, eksikliği ritim bozukluklarına yol açabiliyor. 26 Temmuz 1971’de uzaya gönderilen Apollo 15 ve yine 25 Mayıs 1973’te gönderilen Skylab 2’nin astronotlarında bu tür şikâyetlere rastlandı. 1987’de uzay istasyonu MIR’e gönderilen kozmonot Aleksander Laveikin, aynı nedenlerle ağır rahatsızlıklar geçirmiş ve yeryüzüne dönmek zorunda kalmıştı.
Kalp ritminde bir sorun yaşanmasa bile, kemik ve kas atrofisi, artan şikâyetlere yol açabiliyor. Rus kozmonot Vladimir Titov, 1987’nin aralık ayında, MIR uzay istasyonundaki meslektaşı Yuri Romanenko ile yeniden buluşmadan önce, özellikle uyarılmıştı. Arkadaşının göğsüne güçlü bir baskı uygulamamalıydı. 10 aydır yerçekimsiz ortamda yaşamak, Romanenko’nun kaburga kemiklerinin cam gibi kırılmasına neden olabilirdi.

Komplekslerin birleşiminden oluşan toplantı masası
2 aylık uzay yolculuğu sırasında, Skylab-2 astronotlarının bacak kaslarında yüzde 11 oranında hacim, yüzde 25 oranında da performans kaybı görüldü. Yoğun antrenman programlarıyla bunu önlemeleri gerekiyor. Uzun süreli görevlere çıktıklarında, fiziksel zayıflamaya karşı her gün bisikletin üstünde saatlerce pedal çeviriyorlar.
Birçok astronot, ilk günün akşamında yatmaya gittiğinde, daha doğrusu uyku tulumuna girdiğinde, başka bir olayla şoke oluyor. Gözlerini kapattıkları halde yıldız kümeleri gördüklerini söylüyorlar. Uzaydaki güçlü parçacık ışıması, gözün içine kadar ulaşıyor ve orada ışık patlamalarına yol açıyordu. Yeryüzünde bu ışıma, atmosfer tarafından geriye yansıtılıyor. Uzmanlar, insan dokusuna çarpınca ışık patlamasına yol açabilecek kadar yüksek enerjiye sahip bu ışımanın, sağlıklı olmadığını belirtiyorlar. Süreç içinde, kanser ya da kalıtsal hastalıklara yol açabileceği sanılıyor.
Bu nedenle, astronotların uzay ışımalarına karşı korunması, şimdiye kadar çözülemeyen, ancak uzun süreli uzay yolculuklarına çıkmadan önce mutlaka üstesin-den gelinmesi gereken en önemli sorunlardan biri. Tekniğin sürekli geliştiği ve NASA’nın, yeni uluslararası uzay istasyonu ISS’in (International Space Station) kurulmasıyla Mars’a bir yolculuk planladığı günümüzde, insan vücudunda değişen bir şey yok. O yüzden, gidişi ve dönüşü 2 yıl sürecek kızıl gezegene yolculuk, bilim dergisi New Scientist’in de sorguladığı gibi belki bir “mission impossible (olanaksız görev)”… Birçok uzman, böyle uzun süreli bir yolculukta en büyük bilinmezliğin, insanda yaratacağı biyolojik sonuçlar olduğunu düşünüyor.

Yorum Yap

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.